Reklam
Reklam

Uğur Işılak: Bir kaza geçirdim, hayatım değişti!

Sanatçı Uğur Işılak, hayatını değiştiren o kaza ile ilgili Haber7.com'a özel açıklamalarda bulundu. Kahve, motorsiklet ve edebiyat tutkusu ile ilgili de önemli detaylara değinen Işılak, "Beni rehabilite eden şeylerim hobilerim" dedi.

Uğur Işılak: Bir kaza geçirdim, hayatım değişti!
Uğur Işılak: Bir kaza geçirdim, hayatım değişti! Admin
Bu içerik 84 kez okundu.
Reklam


Ses sanatçısı, besteci ve eski siyasetçi olan Uğur Işılak, Haber7 Yayın Yönetmeni Osman Ateşli ve muhabir Gamze Türk’e konuştu. Kahve ve edebiyat tutkusu ile ilgili açıklamalarda bulunan Işılak, hayatının dönüm noktası olan o kazayı anlattı.



Batıyı da iyi bilen birisi olarak Avrupa’nın, Avrupalıların Türkiye’ye karşı tutumunu, duruşunu nasıl yorumluyorsunuz? Mesela bir İtalyan’a, Alman’a sorduğunuzda Türkiye hakkında ezberlediği bir çok eleştiri getiriyor ama Türkiye’ye bir kez geldiyse bu ülkeyi çok sevdiğini de anlatıyor.

Batı bizi oyalıyor. Batı bizi fişliyor. Batı bizi öteki sayıyor. Bu kıyamete kadar da değişmeyecek. Siyaset bir stratejidir. Batı’da strateji, 50 yıl sonrasını öngörmek iken, bizde ise strateji, aldığımız darbeden kurtulmaya yöneliktir. Batı konuşurken okşadı, icraata tarumar etti, biz konuşurken kükredik, icraata boyun eğdik maalesef. Hep yeniliyorsan bir sebebi vardır mutlaka. Yenmek istiyorsan yenilenmek zorundasın. 

MİLLETE BİZ KUCAKLAŞACAĞIZ DEMEYECEKTİNİZ

Antalya’da bir işçinin aracında Dombra parçasını dinlediği için işten atıldığı şeklinde basına haber yansıdı. Bu tarz haberleri duyduğunuzda neler hissediyorsunuz?

Geçen gün gördüm. Hem gülmek geldi içimden hem ağlamak. Bir delikanlının işini kaybetmesine üzüldüm. Fakat bunların bu komik tavır ve taassuplarına da acıdım, yazık dedim. Çünkü siz hem kucaklayacağız, toplumu kucaklamak için geliyoruz, ötekileştirmeye son diyeceksiniz, adil iş dağılımından, herhangi bir kadrolaşmanın olmayacağından, eşit muameleden bahsedeceksiniz sonra da ilk işiniz kendi fikrinizden olmayanları bir bir fişlemek ve bunları işten atmak olacak. Bu çok acı bir durum. 

Aynısını maalesef İstanbul’da da gördük. Vatandaşlar bazen bizi gördüğünde yanımıza geliyorlar, birçok İSPARK görevlisi arkadaş yanıma geldi, arkadaşlarının işten çıkarıldığını söylediler. Neden diye sorduğumda, hiçbir sebebi yok sadece görüşünden dolayı cevabını alıyorum. Kime oy attığımızı biliyorlar, işten çıkarıyorlar, diyorlar. Tamam çıkarabilirler, kadrolaşabilirler. Her iktidar veyahut belediye kendi kadrosunu kurar. O zaman millete, biz ötekileştirmeyeceğiz, milletle kucaklaşacağız, demeyecektiniz. Madem kucaklaşmak istiyordunuz, kucaklaşma böyle olmaz. Bunun adı tekmelemek, kucaklamak değil. Bari layık olmayanı alın görevden, ama sırf seni desteklemedi diye, sırf görüşü sana uymuyor diye bir insanı işten atmak ne adalete sığar ne de insanlığa. 

HAYATIMI DEĞİŞTİREN KAZA

Hayatınızda dönüm noktası olarak tanımladığınız kırılmalar yaşadınız mı? Sizi en çok etkileyen olay varsa paylaşmak ister misiniz?

Çok var. Bir tanesi büyük bir trafik kazası geçirmiştim, altı tane omurum kırılmıştı bel ve sırt bölgesinde. İş yerini aramıştım, “Yarım saate geliyorum, ekmek aldım kahvaltı sofrasını kurun” dedim. Altı veya yedi hafta sonra gidebildim işe, hastanedeydim çünkü uzun bir süre. O kazadan sonra “hakkıyla inşallah demeyi” öğrendim. Manasına tam olarak ulaşmak mümkün değil ama inşallah demenin ne kadar önemli olduğunu o kazayla öğrendim diyeyim. O benim için bir dönüm noktası oldu. Hayatımda çok şey değişti ve belki bu kaza beni onlarca başka kazadan muhafaza etmiş oldu. 

Mesela ben inşallah dediğim zaman, bütün azalarım inşallah der, dilim değil. O yüzden inşallahı her fırsatta söyleyen bir adam değilim. Kalbim, gönlüm, ayağım, kolum, beynim, aklım eşlik edecekse söylerim. Ama eşlik yoksa, ezbere söylemem kolay kolay. Mesela böyle bir değişimi yaşattı bana bu kaza. 

BENİ REHABİLİTE EDEN ŞEYLER HOBİLERİM

Uğur Işılak’ın hiç bilinmeyen bir yönü var mı? Nasıl biridir? Arada kendi dünyasına kapanmayı sever mi? Arkadaşları ve dostlarının arasındayken nasıldır?

Fotoğrafçılık tutkum var, iyi bir ekipmanım da var. Bisiklet, motosiklet, silah tutkum var. Silahı yazmayabilirsiniz ama sonuç itibariyle kaçak silah değil (gülüyor). Bunlar başlıca tutkularım diyebilirim.

Son dönemde yavaş yavaş felsefi derinliğine de indiğim bir motosiklet tutkum var. Orkestra şefimiz geçen beni aradı ve garip hobilerim olduğunu söyledi. Nedenini sordum, “Fotoğrafçılık, bisiklet, silah, bir sürü tutkun var, şimdi de motosiklet başladı” dedi. “Benim durumumdaki bir adam böyle hobilere sahip olmazsa bundan daha fazlasını psikiyatristlere verir. Beni rehabilite eden şeyler, hobilerim.” şeklinde cevap verdim. Ben bir insanın tek bir hobisi olmasına karşıyım bu yüzden. Birkaç tane olması lazım çünkü insan tek bir hobiden bıkar, sıkılır. Mesela, kahve de benim bir hobimdir. Türkiye’de sayılı üç kahveciden, üç kahve tiryakisinden biriyimdir. Kahve konusunda otuz yıllık deneyimim ve araştırmalarım var. Öğütme makinesinden kavurma makinesine, el yapımı İtalyan espresso makinesine kadar bugüne kadar onlarca makine eskitmişimdir ve hepsinin çalışma sistemini bilirim. Hangisinin hangi kalitede kahve yapacağını bilirim. Hangi öğütücünün bıçağının çok daha güzel öğüttüğünü, hangisinin kötü öğüttüğünü bakarak anlayabilirim. O da bir hobidir. Günde on ila on beş fincan arası kahve içerim. Bu işin bir kitapçığını yazabilecek kadar bilgiye sahibim. Kitap demek belki biraz abartı olur. 

30 ml’lik bir espressonun süzülmesi süresi aşağı yukarı 25 saniyedir. Yani 30 ml’lik espressoyu 25 saniyede süzerseniz, gerçek aromasını ancak böyle alırsınız. O 25 saniye boyunca ben espressonun akışını izlerim. İzlemek beni rehabilite eder. İtalyanlar ona “fare kuyruğu inceliğinde akmalı” derler. Kalından inceye doğru yani. Fare kuyruğu gibi ne kadar akıyor diye onu seyrederim, analiz ederim. 

"ODAKLANMAYI KEDİDEN ÖĞRENDİM"

Bir Hak dostu diyor ki “Ben bir meseleye odaklanmayı bir kediden öğrendim.” Nasıl efendim, diye soruyorlar. “Bir gün bir kedi, farenin delikten girdiğini gördü. Oradan çıkacağını da biliyor. Kedi, saatlerce en ufak şekilde kımıldamadan o deliğin önünde bekledi.” cevabını veriyor. Konsantrasyon herhalde böyle bir şey olsa gerek. O da onunla rehabilite oluyor işte, sakinleşiyor, rahatlıyor. Bir şeye konsantre olmak, bir şeylerle hemhal olmak kişinin rahatlamasını sağlar. Meditasyon dediğimiz hadise bu değil mi? Dünyevi düşüncelerden arınmak. Zihni meşgul eden düşüncelerden arınmanın bir ismidir aslında meditasyon. Tasavvufta bunun adı rabıta, Uzak Doğu’da meditasyon diyelim. O gündelik düşüncelerden arınıyorsunuz, zihninizi çöplükten arındırıyorsunuz, onun yerine taze bir zihin inşa ediyorsunuz. Böylelikle daha güzel şeyler düşünmeye başlıyorsunuz. Bu yüzden arınmanız lazım, arınmanız için de bir şeye konsantre olmanız lazım. 

Dolayısıyla kahve, motosiklet, fotoğrafçılık gibi şeyler, bilinci meşgul eden arızalı düşüncelerden soyutlayan ve rehabilite eden güzel hobiler diyelim. 

DÖRT TEKERLEK ADAMIN BEDENİNİ TAŞIR, İKİ İSE RUHUNU

Çok güzel bir motorcu sözü vardır: Dört tekerlek adamın bedenini taşır, iki tekerlek ruhunu, derler. Eğer ruhunuzun seyahat etmesini sağlamak istiyorsanız, mutlaka motora binin. Ama bedeninizin seyahatini istiyorsanız otobüse, uçağa binin, fark etmez. Ama ruhun seyahati motorladır.



Mutfakla aranız nasıldır? En sevdiğiniz yemekler hangileridir?

Mutfakta iki şey yapabiliyorum; biri et, diğeri balık. İkisini de iyi yaparım. Annemden gördüğüm kadarıyla da irmik tatlısı yaparım. Ama asıl uzmanlığım et ve balıktır. Balıklardan da levreği ve lüferi çok severim, hepsini de güzel yaparım. Genelde evde yaptığım zaman fırın balığı yaparım. Yağda kızarmış balığı çok sevmem. Çok da sağlıklı bulmuyorum. Bunları iyi yaparım, her yiyen de beğenir. Öyle bir dönüş alıyorum, tiksinmezler en azından. 

Eti çok iyi yaparım, kavurma, pirzola filan. Ondan da iyi kötü anlarım. Onun dışında çok fazla yemek yapmayı bilmem. Ben çok uzun süre yalnız yaşadığım için dışarılarda çok fazla gıda zehirlenmesi yaşadım. Zehirlendikten sonra bir ay kadar dışarıda yemek yiyemezdim. Mecbur evde yapıp yiyeceksin başka çaren yok. Bu durumlar zorladı yani beni evde yemek yapmaya. 

Edebiyat Fakültesi ve edebiyat öğretmenliği okudunuz. Edebiyatla aranız nasıl? Size yön veren ya da gençlere ışık tutacağını düşündüğünüz başucu kitaplarını sayar mısınız?

Yakın tarihe yönelmek lazım. Peyami Safa ve Sabahattin Ali mesela. Sabahattin Ali sol tandanslı bir yazar ve şairdir. “Aldırma Gönül”ün şairi kendisi aynı zamanda. “Seni bu sesler oyalar, aldırma gönül, aldırma...” Sabahattin Ali’nin kitaplarını aldığım zaman müthiş bir Türkçe, müthiş bir ahenk hissediyorum. Peyami Safa, hakeza. Necip Fazıl’ın dili biraz daha ağırdır. Tiyatro eseri olarak “Bir Adam Yaratmak”, illaki bir roman okuyacaksanız “Aynadaki Yalan” mutlaka okunmalı. Peyami Safa’nın bütün kitapları okunmalı. 

Dostoyevski, Tolstoy, Balzac, Charles Dickens  mutlaka okunmalı. Haruki Murakami denen Japon bir yazar var. Bugünün ruhuna ve gencine çok iyi hitap eden bir roman yazarı. Mutlaka bütün eserleri okunmalı, hayal dünyanız gelişir.



Türkçenizi geliştirmek ve Türkçede birçok kelimeye vakıf olmak istiyorsanız ve aynı zamanda onları günlük kullanımda yaşatmak istiyorsanız, Türk klasiklerini okuma zorunluluğunuz var. Ahmet Hamdi Tanpınar, Halide edip Adıvar, Cemil Meriç, Nurettin Topçu... Cemil Meriç’in öyle bir özelliği vardır ki hangi kitabını alırsanız alın görürsünüz: Bir paragrafta bir olay anlatır, üç tane yazardan bahseder. Baudeleaire şöyle yapmış, benim şu yaklaşımım onun şu yaklaşımıyla denktir, der. Stendhal şunu şöyle şöyle yaparken, filanca yazar da böyle demiştir, yazar. Bir bakarsın, üç tane yazar çıkmıştır karşına. Bir de Cemil Meriç methediyor, beslendiği kaynak olarak işaret ediyor. Hemen gider o yazarların kitaplarını bulursun. Cemil Meriç’in o paragrafını anlamak için önce o yazarları anlamak lazım. Cemil Meriç’in böyle teşvik edici bir yanı vardır. Cemil Meriç okuyan onu sadece okumakla kalmaz, ona kaynak teşkil eden tüm kitapları anlamak ister aynı zamanda, Cemil Meriç’i anlamak için. Çok entelektüel bir adamdır. Cemil Meriç, bu ülkede mutlaka okunmalı. Anlamak için tabii kendisinin okudukları da okunmalı. Okuduklarını okumadan, Cemil Meriç’i anlayamayız. 

Bunlar çok önemli isimler tabii, şu anda aklıma gelenler. Ne bulurlarsa okusun demeyeceğim. Otoritelerin kaliteli kabul ettiği ne varsa okumaları elzemdir bana kalırsa. Orhan Pamuk okunması gereken bir yazarımız mesela. Kendisini okuduğum zaman çok keyif alıyorum. Ahmet Ümit hakeza. 

EDEBİYATTA SINIFLANDIRMAK DOĞRU DEĞİL

Şu bizim mahallenin yazarı, bu karşı mahallenin yazarı şeklinde bir sınıflandırma doğru değil. Bunlara hiç gerek yok. Adam yazının, konunun, hikâyenin hakkını vermiş mi; giriş, gelişme, sonuç olması gerektiği gibi gerçekleşmiş mi buna bakmak lazım. Türkçeyi iyi kullanıyor mu? Mesela, ben Dostoyevski’nin kitabını okuyorum diyor adam, okuyorsun ama hangi tercümeyi okuyorsun? İyi tercüme edilmiş mi? Ben bazen yabancı kitapları alıyorum, üçüncü sayfada bırakıyorum. Kötü bir Türkçe ile tercüme edildiği zaman tahammül edemiyorum. Bozuk bir Türkçe, ahenksiz cümleler okuyunca keyif alamıyorum. Cümleler ruhsuz, neredeyse mot a mot tercüme edilmiş, akmıyor. O tercümanın bir kitabını bir daha da alıp okumam. Alıp atıyorum kitabı. O kitap benim için bitmiştir çünkü dil lezzet vermelidir. Okuduğunuz kitabın dili lezzet vermiyorsa kaldırın atın. Dil lezzet verecek, su gibi akacak. Yabancı kitapların mütercimleri önemli. 

Cengiz Aytmatov mutlaka okunmalı. Türk dünyasının yetiştirmiş olduğu en önemli hikayecilerden biridir. Geçenlerde tekrar okudum, “Toprak Ana”, müthiş bir kitap. Muhteşem metaforları var, müthiş bir anlatım var. Bir tarih var aynı zamanda. Sadece bir Cengiz Aytmatov romanı değildir. Bir hikâyenin veya olayın romanıdır.
Çok kitap var tabii, yüzlerce sayılabilir. Türkçeyi geliştirmek ve Türk gibi düşünmek istiyorsak Türk klasikleri okunmalı. Bununla sınırlı kalmayıp dünyayı tanımak adına mutlaka dünya klasiklerini okumalı ve güncel roman yazarlarını da mutlaka takip etmeli.

Her türlü okumanın taraftarıyım, dergi de mutlaka okunmalı. Dergi kültürü kaybolmamalı. Bizim arkadaşların çıkardığı edebiyat dergilerini, vakit bulduğum zaman a’dan z’ye kadar okuyorum. Çok da keyif alıyorum. Çünkü dergilerin de ayrı bir ahengi var. Dergi çıkaran gençleri desteklemek lazım. Belki en az iki üç dergiye abone olmak lazım çünkü o emekler zayi olmamalı. Çok özveriyle çalışan çocuklar var. Dergicilik zor iş. Halen şu çağda bir grup dergi çıkarıyorsa, onlar takdire şayandır. 

PARİS'İN RUHUNU SEVERİM

Avrupa’da en çok etkileyen şehir, Paris’tir. Paris’in ruhunu severim. Özellikle Sen Nehri çevresini severim. 

Amsterdam’ı severim, çok farklı bir şehir yapısı var. Çok farklı mimarlar yetişmiştir Hollanda’da. Van Gogh başta olmak üzere, çok önemli ressamlar yetişmiştir Hollanda’da aynı zamanda. Hollanda’nın özel estetik bir tarafı vardır. Amsterdam da bu yönüyle hem müzeleriyle hem şehir yapısıyla farklı bir yerdir, orayı da severim. 



Viyana muhteşem bir yerdir. Atalarımın o kapılara neden dayandığını Viyana’yı gezince anlıyorum. Tuna Nehri apayrı bir ahenktir, şehre bambaşka bir boyut katar. Viyana tarihi yapılarıyla, şehirleşmesiyle birçok Avrupa şehrinden farkını gösterir. 
İlk olarak aklıma bunlar geliyor, Paris, Amsterdam, Viyana, Roma, Prag. Görülmeye değer ve gidildiği zaman bir kez daha gidilebilecek yerler.

DADALOĞLU'NU OYNAMAK İSTERDİM

Tarihi bir dizide yer almak ister misiniz? Ve böyle bir proje gelirse, hangi rolü oynamak istersiniz?

Dizi teklifi çok geldi ama kabul etmedim. 

Muhteşem bir senaryoyla, Dadaloğlu’nun filminin veya dizisinin de çekilmesini isterim Türkiye'de, benim oynamamam kaydıyla. 

Çünkü oyunculuk ayrı bir saha. O da çok ciddi deneyim gerektiren bir şey. Çalışmak ve uğraşmak lazım. Yılları vermek lazım. Tiyatro geçmişi olması lazım. Yani bütün bunlar olmadan oyuncu olmak zor. Vakti zamanında ehliyeti olmadığı halde oynayanlar oldu ve kimse kalmadı. Çırağı olmadığın bir işin ustası olmaya kalkmayacaksın.

Sosyal medyayı etkin kullanıyorsunuz? Bu mecraları kullanırken nelere dikkat ediyorsunuz?

Facebook’a tamamen arkadaşlarım bakıyor. Twitter’ı ve Instagram’ı bizzat kendim kullanıyorum. Youtube kanalını da arkadaşlarımız yönetiyor. Youtube kanalını da aktif olarak kullanıyoruz. Mesela yeni bir beste ve güfte yaptığımda kayda alıyoruz, Youtube kanalına yüklüyoruz. Bu şekilde ciddi bir kitleye ulaşıyoruz. Sadece sosyal medya üzerinden bütün Türkiye’ye meramımızı anlatıyoruz. Anadolu’da bir yerde yürürken adamın biri çıkıyor karşıma, “Yahu o video ne kadar da güzeldi.” diyor. Enteresan bir şey... Televizyonda denk gelmez, ama burada denk geliyor. Kâh Whatsapp’te paylaşılıyor kâh Youtube’dan paylaşılıyor. Kâh Facebook’tan kâh Twitter’dan... Böylelikle hedef kitlesine ulaşıyor. Sosyal medya bu açıdan bir nimet. Maddi olarak size bir kazanç sağlamıyor fakat bizim için manevi olarak çok getirisi var. En azından meramınızı ulaşması gereken yere ulaştırıyorsunuz. Bu açıdan çok önemli. 

Sosyal medya kullanıcılarına tavsiyem olsun bu da: Sosyal medyada çok şey söylemek, çok şey söylemek değil. Çünkü bir yerden sonra bıkkınlık veriyor. Az söylemek, söylenmesi gerekeni söylemek ve ondan sonra çekilmek... Gündemden kaybolmamak için sürekli bir şeyler yazan insanların sosyal medyada etkisi azalıyor. Benim de gözlemlediğim bu. Buradan hem siyasetçilere hem de sosyal medyayı aktif olarak kullananlara sesleniyorum: Kayda değer olmayan şeyleri sosyal medyada gündem haline getirmek doğru bir şey değil, kimse okumuyor, hiçbir etkisi de olmuyor.
Reklam
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Trabzon uyarıldı!
Trabzon uyarıldı!
Kesgin’in avukatı davadan çekildi
Kesgin’in avukatı davadan çekildi